RÖPORTAJ DOSYASI: İnsan öğrendikçe güçlüdür.


Öğretmen röportajları serisinde ülkemizin farklı yerlerindeki öğretmenlerimizin zihinlerine konuk oluyoruz. Farklı illeri, farklı koşulları, farklı bakış açılarını biriktireceğimiz, eğitime ve eğitimciye daha yakından bakacağımız bir yolculuğa çıkıyoruz.



Serinin ilk röportajında, İstanbul'dan Gizem Öğretmen ile birlikteyiz.

Gizem, kurumsal bir özel okulda İngilizce Öğretmeni olarak ilkokul kademesinde görev yapıyor.

Öğretmenlik mesleğini nasıl seçtin?


Öğretmenlik mesleğini seçme hikayem aslında 1 yaşıma kadar gidiyor. Annemle babam çalışmak zorunda oldukları için yazın beni Yalova’ya gönderiyorlar. Daha 1.5 yaşında tuvaletimi söylemek, çatal tutmak gibi becerileri öğreniyorum o yaz. Böyle şeyler bana öğrenenmenin güç kazandırdığını gösterdi. İnsan öğrendikçe güçlüdür diye bir motto geliştirdim kendime. İlkokul 1de babaanneme okuma yazma öğretmeye başladım. Lisedeyken hep arkadaşlarıma yardım ettim. Öğretmenin anlatamadığı şeyleri ben arkadaşlarıma anlatırdım. Liseden sonra ilk tercihim öğretmenlikti. İnanılmaz keyif alarak okudum. Çalışmaya başlayınca da çocuklarla inanılmaz bir bağ kurdum. Şu an 4. yılımdayım ve çok severek yapıyorum işimi.


Öğretmen olmadan önce bu mesleği nasıl hayal ediyordun?


Her şeyin çok güzel, şen şakrak, materyallerle dolu, rengarenk bir dünya olduğunu düşünüyordum. Çıkabilecek sorunları da tahmin edemiyordum. Her şey çok güzel gidecek, benim sadece yapacağım materyalleri aklımda tutmam gerekiyor gibi bir düşüncem vardı. Tabi bunlar, hepsi geçiyor. Çok daha farklı sorunlar olduğunu, çok daha farklı şeylere mutlu olabildiğimi gördüm ama tabi öncesinde çok bir fikir yoktu öğretmenlik ile alakalı. Sadece insanlara bir şeyler verebilmenin mutluluğu olacağını düşünüyordum. Çok güzel insanlar yetiştiricem, sorgulatıcam insanlara gibi bir düşüncem vardı.

Öğretmenlikte seni en çok zorlayan şey nedir?


Ses. Benim sese karşı çok dirençli bir yapım yok. Sürekli çıkan seslerde geriliyorum. Bu aslında öğretmenliğin başında yoktu. Şu an biraz daha fazla var. Mesela, sürekli sıraya vurulan kalem ya da çocukların “vauv vauv vauv” gibi tekrar eden sesleri çıkarmaları beni çok geriyor. Bunun psikolojik olduğunu tabi ki biliyorum, tabi ki aşılabilecek bir şey. Sadece okulda da değil, özel hayatıma da yansımaya başladı. Evde ya da dışarıda da tekrar eden sesler beni fazlasıyla germeye başladı.


Sence “öğretmen” dediğin nasıl olmalı?


Bu soruyu o kadar fazla düşündüm ki, artık buna cevabım tak diye hazır. Öğretmen dediğin kendine özgü, özgün, olduğu gibi olmalı. Hani iyi öğretmen nedir, kötü öğretmen nedir meseleleri çok fazla dönüyor. Bir insan kendisini, karakterini, hislerini ne kadar ortaya koyabiliyorsa; karşısına ne kadar geçirebiliyorsa bence o kadar iyi bir öğretmendir. Tabi bunun karşıdan da dönütü olur ama bir insan hislerini, kendisini ne kadar koyuyorsa o işe; o kadar iyidir.

Bunun dışında tabi ki öğretmen sadece hislerini belli eden değil, bunu o dersle yoğuran insandır. Hislerini o derse verip dersi öğrenciye yansıtmalı. Şöyle bir örnek vereyim:

Kara delikler ile ilgili bir ders yapıyordum. Bu dersi o kadar içten gelerek yaptım ki! Çünkü ben uzay konusuna bayılıyorum. Einstein, Stephan Hawking... İnanılmaz araştırırım ve ben bu dersi o kadar severek yaptım ki. Zaten öğrencilerimle aramdaki o sevgi bağını önce oluşturup ondan sonra derse geçme gibi bir durumum oluyor hep. Çocuklara bunu o kadar sevdiğimi belli etmişim ki, çocuklar ekstra çalışmalar yaptılar. Bir tanesi hatta Einstein’ın o düzlem modelinden yapmış, kara deliği böyle bir bükeye koymuş falan. Bunu yapan 2. Sınıf çocuğu. Kara delik modeli çıkartabilecek kadar karşıya verebilmişim bu konuyu.


Ailelerin eğitimdeki yeri hakkında ne düşünüyorsun?


Biz öğretmenler olarak, evet, çocuklarla uğraşıyoruz, çocuklarla beraberiz, eğitmeye çalışıyoruz, çok önemli bir noktayız. Ama çocuğun ailesi de aslında çocuğun var oluş sebebi. Karakterini oluşturan en önemli nokta. Biz çocuğu ne kadar düşünmeye, sorgulamaya yönlendirmek için çok çok uğraşsak da ailelerin eğitime karşı tutumu, çocuk yetiştirme tarzları vs birçok etken; çocuğun okuldaki hal ve tavrını etkiliyor. Yani, aslında bizim çocuğa ne kadar ve nasıl yaklaşacağımızı ailedeki karakterler belirliyor. Çocuklar ailenin karakteristik yapılarını okula taşıyorlar. Orada farklı bir dinamik gösteriyorlar evet, okuldaki iletişimleri birbirleriyle çok daha farklı. Ama aslında, gözlemlerime bakacak olursam, aile bireylerini taklit ederek sosyalleşiyorlar. Ailenin tutumu, öğretmenle olan ilişkisi, çocukla olan ilişkisi kesinlikle çok önemli. Ailenin eğitimdeki yerinin çok büyük olduğuna inanıyorum, çünkü biz ailenin sonuçları ile iletişimdeyiz. Bu sonuç da öğrenci oluyor. Ailenin eğitimdeki herhangi bir şeye karşı tutumu, öğrencinin de tutumunu etkiliyor. Bu yüzden çok çok çok önemli bir yerde olduğunu düşünüyorum.



Senin ütopyanda eğitim nasıl olurdu?

(Soruyu duyunca seviniyor.)


Benim ütopyamda sınıflar 6şar kişilik ve her sınıfın 1. sınıftan 8. sınıfa kadar tek bir öğretmeni var. O öğretmen yabancı dil, hayat bilgisi, sosyal bilimler, fen bilimleri... Bunların hepsinde eğitimli. Çocukları en derinine kadar tanıyabilmiş bir insan. Bu çocuklar doğaya çıkabilmeli, deney yapabilmeli. Laboratuvarlara istedikleri gibi girip çıkabilmeli. Sınıfların büyük bir kütüphanesi olmalı. Sınıflar mesela camdan bir bungalovda olabilir. Bel boyuna kadar sınıfın etrafı çevrili, kütüphane. Sınıfta kesinlikle sıra sistemi yok. Kütüphanenin önünde sıralar var ama sınıfta puflara oturuyorlar. Çocuklar yazı yazması ya da araştırması gerektiğinde, sıralara gidiyorlar. Sonra gelip puflara oturuyorular, orada bir tartışma ortamı yaratıyoruz. O bungalov da ormanın içinde. Çocuklar istedikleri gibi çıkıp ormanda dolaşabiliyorlar öğretmenlerle, ders yapabiliyorlar dışarda. Hayvanlar var. Kesinlikle benim favori ütopyam bu.

Ders saati diye bir şey yok. Çocukların konsantrasyonu ne kadar el verirse o kadar ders yapılıyor. Mesela günde 6 saat mi okuldalar, o kadar saat okulda kalacaklar. Diyelim ki bir derste artık yaptıkları şeye konsantre olamamaya başladılar. Çıkıp istedikleri gibi dolaşabilecekler, geri gelecekler. O 6 kişi tekrar bir araya gelip üretken olabildiklerinde çalışacaklar. Bunun tabi bilincinde olabilecekleri bir sistem oturtulması gerekiyor.

Araştırma üzerine bir eğitim isterdim ben. Ütopyam böyle olurdu.